17 Aralık 2013 Salı

Bazen cok hevesli, bezense kırık..

Bazen umut kaplı, bazense kayıp..

Bazen aşk, bazense daha fazla aşk..

Bazen uyku, bazense uykuya hasret..

Nadir mutluluk gözyaşı, nadire ters gözyaşı..

İstiyorum..
İsterim..
Çok isterim..
Çok istiyorum..

Çalıkuşu falan..

Oyghh..


Bir seyler olacak, olmalı..
Rüyalarım..
Lütfen..
Umduklarım, rüyalarımdaki gibi gerçeğe yakın olsun..


17 Eylül 2013 Salı

;

Yazdıklarımın hepsi silindi. Çünkü bu senin ipadin..

Tema; anathema!

Esas olan; kötüler siklemezler, iyiler siklenmezler.

Sik; telefondur.
Bir de silkepil tadında söylenen epilasyon aletleri vardır.


Kötü biri degilim ama iyi miyim, bilmiyorum.
Ve benim gerçekten hiçbir şeyim yok.

Selam a dostlar.

Köpek gibi aşık olduğumu ve bu yüzden korktuğumu biliyorum.
Körler de ağlar mı?
Bu tarz sorularım "ne alaka lan?!" dedirtebilir, ben ne alakayım.

Ama beni mutlu etmek de cok basit be adam, kadın ve çocuk..
Kalbimin acısından sebep ağlarken, dengesizlikte 1 numara olarak "beni düşünüyor" diyerek mutluluktan ağlarım ben.

Kendimden utanıyorum, halen..
Ama beni bu hale getirenler utansın demek istiyorum, diyemiyorum, diyemem. Kendisiyle tehdit edebilecek tapılasılığa ben kendim harç kardım. O da doğru.
HATTA ADAM HAKLI BEYLER, DAĞILIN!!

Âmin.
Kısmet.
Değişikli seyler..

Seni seviyorum Murat uyuzu.


25 Ağustos 2013 Pazar

Yalnızsındır..

Uzun yıllar boyunca..

Sana dokunmaz, arkadaşların vardır bolca vakit geçirdiğin..

Sonra o anlarda da aslında yalnız oldugunu, sadece farkına varmak istemedigin çıkar göz önüne..

Ararsın, bakarsın etrafına..
Yakışıklı olsun..
Kıskanç olsun..
Popüler olsun..
Benimle ilgilensin..
Beni gercekten sevsin..

Kriterler belirlersin, kendini en iyisini hakettiğine inandirarak..

gözüne kestirirsin, gözlerine kestirirler..

Olur, olmasını istediğin icin olmak icin cabalar ama nefes alamadığını farkedersin..
Zaten yakışıklı degildi dersin.
Zaten anlayışı degildi..
Zaten beni gercekten sevmiyordu..

Umudunu kaybeder, vazgeçersin..

Aşık olursun birine, seni görmez. Görmeye baslar ama arkadaşısındır. İnanamazsın olacağına; yakışıklı, popüler ve etrafında onlarca kız vardır.


Ve birgün..

Hayatında biri olur, cok özlersin, cok seversin, merak edersin..
İnanmazsin o'nun da seni sevdiğine..

Zaman ilac; her seyin ilacı, yolun doğru olduguna farketmek icin..


Hayalleriniz adım adım gerçekleşir, hayalinizi süsleyen bir adamla beraber..
Özlemek farklı bir his olur, sevmek daha dolgun..
Hayaller daha gerçekçi..


Minnettarım her şey için; gelecek günler için..

Seni çok seviyorum Murat..
Çok seviyorum..


















20 Mayıs 2013 Pazartesi

16 Mayıs 2013 Perşembe

bazen herkes haklıdır.

seviyorum ben..

çok sevdim gerçekten..

hayaller kurdum, kalbime sığdıramadım, taştım..
mutluydum, çok mutlu..



"galiba O" dedim önceleri, çok üzüldüğüm de oldu, çok üzdüğüm de ama "gerçekten de O" dedim sonunda.

ben ilk defa aşık oldum, ilk defa "aşkım" dedim, bakarken gözlerim doldu sevgimden.
O'nun da gözleri doluyordu saçımı severken, boynumdan kokumu çekerek öperken..


inandım; biz birbirimizi seviyorduk..



zaman; bazen ilaç, bazen virüs..
ya da belki de sadece düşünmeye odaklı..


fazla düşündükçe, adaletsizlikle tanrıyı yok edebiliyorum ama O beni yok etmeye çalıştı.

heyecanlıyım, gerginim..
keşke "kelebekler" olsa yine midemde ama sevgi açlığından sanırım bu sefer.


"ne olacak?"



aşti; hem mutluluğum hem üzüntümdü..
çok uğurladım, çok bekledim orada..
gözümden çok yaş süzüldü..

bu sefer nasıl hissedeceğimi bilmiyorum, bilemiyorum..


görünce birbirimizi; durup, yıllarca iyi arkadaş olmuş iki insan gibi mi oluruz?
yoksa; durup, gözlerimiz dolarak yaklaşıp birbirimize, sarılır mıyız?

öyle soyut hissediyorum ki kendimi, öyle bir boşluk var ki..
üzülmeli miyim, sevinmeli miyim?


kalbimin ağrıdığını, canımın acıdığını hissettiğim 2. boşluk bu..
gerçekten canım acıyor..



her yer yanıyor, buzdan alevlerle..

bir daha Zeynebim dediğini duyar mıyım, ben sana muradım Muratım diyebilecek miyim?
dün öyle bir konuşma geçti ki aramızda, aslında öyle güzeldi ki "seni seviyorum" dememek için kendimi tuttuğum doğru..

telefonu kapatıp, bir sigara yakıp sadece bir nefes çektim..
külleri elime dökülüp, yanana kadar beklemişim sadece.



beynim, kalbim, çokluk içinde yoklukta belki de..




kısmet.

6 Nisan 2013 Cumartesi


ne çok dinler oldum;  "Sevmeden Geçer Zaman.."


Sarkıttım isimsiz derin sulara
Bir oltanın ucuna takıp kalbimi
Yem olmuş duygular faşizmiydi aşk
Hep başa sarmıştı küstüğümde hayata

Devretmiş dertler şehrinde
Aynı güne uyanırken
Mişli geçmiş çöker üstüme
İstesem de bugünü hiç yaşayamam

Yok ki sonrası durmuşsa zaman
Günün birinde
Bozulmuş kalbin çok kırılmadan
Sevmeden geçer zaman

Unutursun günün birinde
Bir yabancıyla uyanırken
Mişti dersin geçer üzülme
İstesem de dünü sana yaşatamam

Yok ki sonrası durmuşsa zaman
Günün birinde
Bozulmuş kalbim çok kırılmadan
Sevmeden geçer zaman


"kısmet"

hayatta büyük konuşmamak gerekmiş..

söylediğim 2 lafı da yaladım yuttum, 3. yü ekliyorum sabırsızlıkla..
allah'ın hakkı 3'tür deyip bırakacağım kendimi bir yerlerden..


zeynep "kızım ne bu halin 5 yılı kalmış, 80 yaşındaki teyzeler gibisin?!" diyerek dürtmeye çalıştı beni ama yanaklarımdan akan yaşlar birleşip tekrar kalbime doğru yol aldı..

nedir bu kısır döngü?
neden?


ben kimseye kızmıyorum aslında; annem, kardeşim, murat size kızmıyorum..

belki ben de biraz bencil olsam, "ne olur ağzını aç bir şeyler söyle, iste bileklerimi keseyim" diye bekleyen biri görsem karşımda kullanırım.
belki..




ben kendime kızıyorum, nasıl inandım, nasıl güvendim, nasıl bu kadar kör olabildim..
"bu kadar aptalmıyım ben?!" diye kızıyorum..




44 ay..
aralıksız aptalmışım mesela ben..
ya da abdal..
her neyse işte..




ne kadar inanmış güvenmişim..
gerçekten sana değil kendime bu söylediklerim..



öyle yorgunumki, öyle üzgün..






parmağımdaki yüzüğü çıkartım baktım..
o da o kadar yıpranmış ki, ne rengi kalmış ne da üzerini süsleyen güzel taşları..
oysa bu haliyle ilk günkünden daha değerli, bana benziyor..
gri kaplamaları soyuldu, altından yaraları çıktı kahverengi kahverengi..
gözümden akıttığım yaşlar gibi de düşmüş taşları, kim bilir nerede, ne zaman düştü?
18 taştan 8'i yerinde değil şimdi, bomboş yerleri..

benim içimdeki boşluklar gibi..
ama..
ama halen boşluktan daha fazla doluyum..
ama halen seviyorum..





ben de yaşıyorum değil mi?
benim de hayallerim var..
hayallerim..








hayallerim..





yapmam gerekenler var, hayallerim ve hayallerimi düşlediklerim için..
beraber olduğumu düşündüğüm için..


dünya'nın en pislik işinde çalışıyorum.
o nefret ettiğiniz kart satmaya çalışan insanlardanım..
astronomi okudum ve ben astronomi yapmak istiyorum..







kaybolup gitsem "arayanım olur mu acaba?" diye düşünüyorum..
SANA iyi gelirken ilgi, alaka ve sevgiyle, kendimi öldürdüm..
karşılığını hissetiğimi düşündüğüm her an sanki yokmuş gibi şimdi..




sevilmek bir tarafa değerli değilmiş gibi hissetmek ne kadar aşağılayıcıymış..

hiç mi bir şey yapmadım diye düşünüyorum, aklımı kaybedecek gibi oluyorum..
hiç mi bir şey yapmadım senin, sizin için?
hiç mi?





ben mutsuz ve umutsuzum..



hiç birşeyden pişman değilim, hiç bir şeyden..


aslında ben sadece kendime kızıyorum..


kendime..













peki sen..

6 Mart 2013 Çarşamba

15 Şubat 2013 Cuma

bazen kolunuz, bacağınız, kalbiniz, beyniniz fazla gelir ya..
var ama gereksiz, ağırlık üstüne ağırlık getirir..

o kadar donuk somutluğun içinde tek hissettiğiniz soyut olduğunuzdur.

ya da..

soyut olmak için yalvarmaktır..

belki "ben ne yapıyorum?" için
belki "neden ben?" için
belki de sadece yaptıklarınızın farkında olup, geçmişte bırakmak için.

geçmiş dediğim bazen çamur, bazen kar..
mutlaka kalacak arkada bir ayak izi..


"geçmişi olmayan kadın" kadın olmaz ya bence, o da ayrı..


ben ne yaptığımı bilmiyorum ya da ne istediğimi..
yaptığımdan memnun olup, olmadığımı..
yapabilir miyim bilmiyorum..

çokluk içinde yokluk'tayım.

konuşmak istediğim çok insan var, çok şey paylaştığım, düşündüğüm, sevdiğim..

belki onlar da çok dolular, kızgınlar belki de ama olur ya hani "azar işitecek kalbim yok şu an". sadece ilgiye ihtiyacım var..

ama ben, söylemeden, konuşmadan bekliyorum o da ayrı.
dedim ya işte, kızıldığında bana ayakta durabilecek kadar dimdik hissetmiyorum kendimi, o kadar güçlü değilim..


bana kızmayın ne olur..



kızmayın..





özür dilerim yapmam gereken tek şey ufak bir hareketken, kendi içime çöktüğüm için..

açılmaya çekiniyorum.

tekrar söylüyorum, korkuyorum..



çünkü ben bu aralar kendimi tozlansın diye bir dolap arkasına attım sanki..





ve bunun adı "bile bile lades"..









sadece özür dilerim..
anlayın lütfen..

12 Ocak 2013 Cumartesi

Kütahya'da karantinaya doğru..

haberleri okudum dün akşam, karantinayla ilgili. tamam söylenirdi habercilerin bazen kıçından salladığı ancak şimdi bir de işin içinde bulununca daha bir farklı geldi. "oha lan ben oradaydım, olaylar böyle değil!" deyip durdum şaşkın ve kızgın halimle..

öncesi..

11 ocak 2013'te 349. kısa dönem erlerin kütahya hava er eğitim tugay komutanlığı'nda yemin töreni vardı. 1 hafta öncesinde telefonla haber verdi askerler. en geç 9'da başlar dedi Murat ama "yapacakları yer aileleri, gelenleri tamamıyla alamayabilir, en geç 8'de nizamiyede olmanız gerekiyormuş." diye söyledi.

kütahya'ya gitmek ankara'dan seçeneklere sahip. otobüsle gitmek sıkıntı, şu şekilde; sabah , yemin törenine yetişmek imkansız. 1 gün evvelden binmek şart otobüsle. ya orada kalacaksın 1 gün ya da gece benim yaptığım gibi 12:30 arabasıyla gidip, sabah 6'da orada olacaksın. bilet bulamama telaşıyla 12:30'a bilet aldım gece. aşti'ye gitmeme 1 saat kala, 11'de yani olmaması gerekn bir saatte Murat aradı. "albay bizi kaldırdı, herkes ailelerini arasın. yemin töreni 13:30'da başlayacak." demişler. planlar alt üst. e tamam ben ankara'dan gideceğim, sıkıntı olsa da aşırı değil ama, orada öğrendiğim kadarıyla, van'dan, kayseri'den hatta ırak'tan gelen de var çocuklarını, sevdiklerini görmeye. neyse buna daha sonra değiniriz.

sonuç olarak ben gittim. 6'da kütahya'daydım. avantajım asker çocuğu olmam, "orduevine gider beklerim biraz" dedim kendimce. ama önce 9'da başlayacağı planlanan ve sonradan ertelenen yemin töreni sonrasında Murat'ın teslim olacağı afyon'a aldığım biletin saatini değiştirmeye çalışmalıydım. 4'ü 5'e ya da 5:30'da erteletme çabam yarım kaldı, akşam 9'da yer var dedi kamil koç. "kısmet, afyon yani, mutlaka bulunur, 1,5 saat sürüyor.." dedim kendi kendime.

ve yine büyük şansla yine aynı yerde askerliğini yapan Yunus'un ikizi sevdiceğimin adaşı Murat'la karşılaştım otogarda. o anki en büyük sevincimdi ki öyle de kaldı o gün.

ailelerde bol soru işaretli beklemeler..

insanlar 13:30'a erteleneceğini otobüste ya da arabayla kütahya'ya gelirken öğrendikleri için geri dönüşleri olmamış. otogarı asker aileleri kapladı haliyle.

dedikleri gibi kütahya buz gibi, ankara ayazı, erzurum soğuğu halt etmiş. dışarıda kalan porselen oluyor, oradan geliyormuş bence porselen hikayesi..

"tugaya servis var" dendi, servis beklenmeye başladı. tugaya vardığımızda güler yüzü askerler "hoşgeldiniz" diye karşıladı bizi. öyle haberlerde, internette söylendiği gibi "nizamiyeden içeri alınmadılar" değil olay, aksine bizi ziyaretçi kafeteryasına aldılar. çay, poğaça hatta çorba servisi vardı. sandalye getirdiler herkes otursun diye. bize ikram yapan askerlerin de hepsi uzun dönemdi. yani normal bir seyir. ama tabi insanlar sürekli konuşuyorlar "neden 13:30'a ertelendi acaba?" diye. kimsede cevap yok.. "askerler nereden bilecek? hem bilseler dahi komutan söyleme dediyse söyleyemezler." dedik.

kalabalık her dakika arttı. herkes içeri girmek istedi kafeteryaya, dışarıdaki buz gibi soğuk sebebiyle haliyle.

yoğunluk artınca 1,2,6 ve 7. bölük aileleri asker anonslarıyla tugay içinde ziyaretçi kafeteryasından, hemen karşısındaki ziyaretçi misafirhanesine aktarıldı. aynen orada da çay, çorba ve poğaça ikramları devam etti. vakit geçmek bilmedi, geçmedi, geçmedi..

10 gibi albay geldi, yanında üsteğmenle. açıklaması; "öncelikle hoşgeldiniz sevgili aileler. bazılarınız haberi yolda aldınız ama yemin törenini 13:30'a ertelememizin sebebini size söyleyeceğim. tugayımızda 2 askerimizde şüpheli kızamık vakasına rastlandı. merak etmeyin, bu hastalık çıkan askerler sizin çocuklarınız değil, uzun dönem askerlerden. tugaydaki doktorumuzda daha emin sonuçlar almak üzerine tahlilleri ankara'ya gönderdi. sonuçlar 11:30'da elimize ulaşacak ve size hemen haber vereceğiz. ancak şöyle bir durum var; eğer ki test sonuçları pozitif yani çocuklar hasta çıkarsa tugayımız 15 gün karantinada kalacak ki buna ben de dahilim. biz yemin törenimizi yapacağız ama aileler katılamaycak. askerlerimiz de bizimle 15 gün kalacaklar, bu günler askerliklerinden sayılacak, ardından izin kullanmak isteyen yine kullanacak. bunu biz belirlemedik sağlık bakanlığı olaya el koydu. ama olur da sonuçlar negatif çıkar yani çocuklar temizse 13:30'da yemin törenimiz başlayacak." dendi.

yazımın başında bize ikram edilen şeyleri sunan askerler var ve bunlar da uzun dönem demiştim.
açıklamada ne dedi albay; "uzun dönem askerlerde rastlandı bu hastalığa".

noluyor peki?
uzun dönemlerde var denip, kısa dönemleri karantinaya almak ve bize hizmet eden askerin uzun dönem olması çelişkisi nedir?

salonda uğultu haklı sebeplerden ve herkesin kafasında başka başka sorular. ki ben ve yunus'un kardeşi murat da öyle düşündü; "bu işte başka bir iş var. söyledikleri ve yapılanlar tutarsız. kızamık altına sokuyorlar.".

mecbur bekleyeceğiz saat 11:30'u. gerçekten de o dakikalar geçmek bilmedi, her geçen an da kalabalık daha da arttı. tuvalete gidebilmek için komando eğitimi almak gerekti sanki, yani öyle bir kalabalık. sandalye de kalmayınca ortada pekala..

tekrar saat 11 biraz geçe üsteğmen geldi, herkes panik, haber bekliyoruz sonuç olarak. yeni gelen aileler için aynı açıklamayı yineledi ve "12'de size açıklamayı albayımız yapacak." dedi.

bu sırada içeriden yani kısa dönem askerlerden ailelerini arayanlar vardı; haberler iyi galiba, herkes mutlu,  bir koşturmaca yaşanıyor yemin töreni için." diyorlarladı. sonra bir telefon aldım Murat'ın babasından. yine orada askerliğini yapan bir askerin babasıyla konuşmuş, 11:45 gibi "yemin töreni yapılmış" dedi. ne diyeceğimi şaşırdım. bu sırada tugayın içinde misafirhaneden bölüklere doğru giden yolların tümünde uzun dönem askerler etten duvar örmüşlerdi daha da asker gelmeye devam ediyordu. yani daha fazla kızamık virüsü uzun dönemlerden dediklerini uzun dönemlerle muhattap halindeydik. işte sıkıntı burada, insanların bilgi öğrenme çabaları, komplo teorileri kurma sebepleri de.. bir başçavuş buldum, durumu sordum; " albay kızamık uzun dönemlerde tespit edildi diyor, buraya uzun dönem getiriyorsunuz ve kısa dönemleri karantinaya almaktan bahsediyorsunuz. bu nasıl iş?" dedim, adam da bana "konuşmaya yetkim yok" dedi. lan! siyasi açıklama bekliyoruz sanki tayyip'ten.

bu arada da tugay komutanının kütahya'da yani tugayda olmadığını öğrendik. "tugay komutanının gelmesini bekliyoruz sanırım, geç kalacak, tepki gösterecekler diye de kızamık hikayesini uydurdular herhalde." diyoruz.

ve bir söylenti dolaşmaya başladı etrafta; "tayyip gelmiş kütahya'ya, komutan da oradaymış, onun yanındaymış" diye. pek sevilen bir insan değil sonuç olarak kendisi havadan da olsa bol bol "şerefsiz" yedi kendisi. bu da güzeldi hani ne yalan söyleyeyim.

ardından öğrendim ki aradığım birilerinden tugay komutanı afyon'daymış. tayyip de yurt dışından 11'inde yani aynı gün dönmüş.

saat 12 oldu, gelen giden yok. ancak içeriden konuşanlar "iyi gibi" dedikleri için o kalabalıktan bir an evvel çıkmak ve yemin töreninin yapılacağı yere ilk ulaşma telaşı sardı fikren. eşyalarımız topladık, dışarı çıktık. halen tugayın içindeyiz bu arada.

12:30 gibi albay geldi açıklama yapmak üzere. sesini duymak üzere de albaya doğru giderken askerin biri "hadi gözünüz aydın, yemin töreni iptal değil." dedi. ancak albay başka bir şey söylüyordu; "sonuçlar geldi. sağlık bakanlığı olaya el koydu ve burada, ben de dahil olmak üzere 15 gün karantinadayız. biliyorum, uzun yollardan da geleneniz var. çocuklarınız da yatıp, kalkıp, yemek yiyecekler. eğitimden muaf tutulacaklar. bolca dinlenecekler. valilik bir açıklama yapacak ama bileti yananlar ya da çocuklarına bilet alanlar için, otogarda biletleriniz erteletip, açığa alabileceksiniz." dedi. normalde yapılır bu durum ama bu kadar kalabalık için firmaların büyük zararı demekti, muhtemelen uyuzluk yapacaklardı. halen uzun dönemlerden geçilmiyordu bizim alanda. ben de albaya doğru sordum; "hastalık uzun dönemlerde mi çıktı, bizimkilerde bir şey yok değil mi?" dedim. "evet" dedi ve devam ettim; "peki madem öyle, neden buradaki tüm askerler uzun dönem? önceliği onlara vermeniz gerekmez mi? hem bizi korumak adına da yemin törenine katılamayacağımızı söylüyorsunuz ama biz onların elinde çay, çorba aldık. bunda bir gariplik yok mu sizce de?" diye. albay cevap vermedi bana, başka birisinin sorusunu dinlemeye koyuldu.

sinirden, meraktan, telaştan içimi içimi yiyordu. boğazıma gergedanı oturuttular resmen.

bir sıkıntı var, kızamık mı değil mi belli değil. herkes de farkında bunun. insanlar tugay içinde nizamiyenin arkasında uçağın etrafında toplandılar, askerler de o tarafa doğru engellemeye çalışarak devam ettiler.

ve aniden etrafta sadece uzun dönem askerler ve aileler vardı. rütbeli ya da yetkili kimse yok. askere dur dedikleri için de asker ölümüne duruyor orada.

anarşi içermeyen ama hareketlenmelere müsade verdi bu da tabiki.

tugay komutanı halen yok ortada, albay da, üsteğmen de, astsubay da..

başka bir komutan geldi, tören kıyafetiyle ve dediki; "buraya kadar geldiniz, size çocuklarını uzaktan da olsa göstereceğiz. siz şuraya arkaya geçin (ziyaret alanı) sırayla çocukları geçireceğim. en azından yüzünü görür, sesinizi duyurursunuz.". en azından göreceğiz diyerek insanlar mutlu oldular, ben de.

geçtik, bekledik.
bekledik.
bekledik..

ve yine kimse yok.

kimse gelmedi. kimse de bir şey demedi.

bu sırada etrafta görevli fotoğrafçı var, kameraman da. bizi çekiyor, çocuklara göstereceklermiş sanırım. gösterseler ne olacak sanki, herkes perişan, donmuş, ağzı burnu yamulmuş söyleniyorlar. kimse mutlu değil bu durumdan. içeridekiler de iyice fena olacak.
te allahım ya..

ve ortada bir tane başçavuş göründü..

haliyle de herkes o'na doğru koşturdu. albaya sorup cevap alamadığım soruyu tekrar adama sordum. adam da; "niye uzun dönemler alınsın ki, kısa dönemlerde çıktı hastalık." dedi. nasıl lan?!
bu kadar ailenin kaosa düşmesinin sebebini adam açıkladı bilmeyerek. yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal durumunu bekleyenlerin yüzünde görmek mümkündü. ama en azından kafamızda kurduğumuz her şey sona ermişti.

ve saat 2:30'a geldiğinde beklenen anons geldi çok düzgün bir biçimde yazılmış ve okunur haliyle. dedikleri aynı şeyler. yemin törenini daha sonraki tarihe ertelediklerini, çocuklara tekrar kontrol yapılacağını, aşı olacaklarını, biletlerle ilgili durumu ve ilerleyen saatlerde valiliğin de açıklama yapacağını, ailelerin artık beklemesinin bir anlamı olmadığı söylendi.

ve çaresiz ama tek bir düşünceyle ayrıldılar aileler tugaydan.

otogar mahşer yeri sanki, iptal ettirmeye çalışanlarla. iade almıyorlar açık bilete çeviriyorlar herkesin biletini, onlar da maddi zararı düşünüyorlar tabi.

aynı zamanda da aileler evlerine geri dönmeye çalışıyorlar. eğer kütahya astur ankara için 2 ek sefer daha koymasaydı, sanırım herkes otogarda yaşardı bilet bulana kadar.

insanlar eve döndüler ama akılları orada kaldı. tamam belki kızamık olmayacağız ama kadınların çoğu muhtemelen sistit gibi bir şeyler olmuştur, erkekler de bağırsaklarını bozmuştur.

hayatımızdan bir kütahya geçti, ki ne geçti..

umarım herkes iyi olur.

8 Ocak 2013 Salı

istanbul'da yeni başlamak zor be hacı..

o kadar çok iş görüşmesine gittim ki..
aslında buna dahi şükrediyorum çünkü başvurduğum yerlerdeki İK'cılar "bu bölüm de ne?" diyebilir. pekala diyen de oldu ya da bilemiyorum belki de sadece taktikti..

istanbul istiyordum, halen de öyle aslında..
eğer bir bokta boğulacaksam artık bu kendi bokum olmalıydı. ben yoruldum da artık, peşlerini toplamaktan, düşünmediklerini düşünmekten yoruldum..
en kötüsünü düşünme zorunluluğum olmasından bıktım. aslında bu benim yediğim bir halt, kimse yapacaksın demedi yani bana..

manyakmışım ben meğersem..

neyse istanbul istiyordum yani bu sebeplerden ötürü, ha bir de sevgilimi de düşünüyordum "orada daha rahat iş bulur" diye düşünüyordum ama O askerden gelene kadar ben nasıl yaşayabilirim ki?
gittiğim 5 görüşmenin 4'ü 1500~1700 tl arasında maaş veriyordu. e bu işler maslak'taydı. ben nerede kalacaktım? orduevi olmuyor, kabul etmiyor mallar, öğrenciyken dahi sıkıntı yaratıyorlar. dayımda kalamam, 1 bavul, 1 yatak..
peki ev tutsam?
maslak'ta zaten tutamam, en makul olanı tek vasıtayla işe gidebileceğim ve pek trafikte vakit geçirmek zorunda kalmayacağım bir yer olmalı; yani beşiktaş. oturulabilir evlerin kiralarına bakalım o zaman; (oturulabilir ev; tavanı küflenmemiş, banyosu akmayan, sıcak su çıkışı olan, kömürle ısınmayan, içeri güneş ışığı giren, mutfağına buzdolabı girebilen ev); 750 tl..
laaaağn!!
ısıtacağım o evi, elektriği, suyu, aidatı, interneti, yolu, e bir de yemek yemem gerekiyor..
ev arkadaşım olsa, keşke olsa istanbul'da, kendi yağımda kavrulurum ama yok..
e daha bismillah, nasıl güvenebilirim ki birine?

az para değil 1500 tl, 1500 tl ile işe başlamak ama özel sektör bir de. düzeni kurdum derim, ev arkadaşı bulurum, 6 aya adam belki de siktir git diyecek bana..

dayım herhalde bir 15 senedir istanbul'da, "eğer burada çalışacaksan, hele bir de özel sektörde yükselmek istiyorum diyerek çalışacaksan, boğazı sadece arabada evine ya da işe giderken görebilirsin. senelerini verirsen, ha bir de şanslıysan; pazar günü kahveni alır, iskeleye gider,  sigaranı tüttürürsün.." dedi..

adamın evleri var ya ortaköy'de, altında audi, eşinde mercedes. kızı açı'da okuyor, küçük kız da miami'de doğdu. korkarım ki ben o zaman haklı olarak..

"ben istanbul'da çocuklarıma çalışıyorum" dedi bana..

ailem, canım ailem "destek oluruz sana" diyorlar. diyorlar ama ben onlardan yardım aldıktan sonra neden istanbul'da çalışayım? bu 1.
hem bana destek olabilmek için ellerinde olan tek şeyi, ortak oldukları arsayı satacaklar, onu da biliyorum.
nasıl kabul edebilirim ki o zaman o işi ben, nasıl rahat uyurum geceleri?..

kafam karman çorman..

5 işten 1'i 3250 tl maaş ile başlatıyordu işe. "nasıl geldim lan ben buraya, paraya bak!!" dediğimi hatırlıyorum ik odasına gitmeden. beklerken masadaki cv'lere gözüm takıldı, merak işte. boğaziçi bilgisayar mezunu, itü endüstri mühendisliği masterlı bir çocuk benimle aynı konuma başvurmuş. OLDU CENİFIR!!
e öyle bir durumda ben almam sanırım kendimi. Ô_ô

zaten de almadılar. canlarım..

geçen yine gittim istanbul'a, garanti'ye..
olacak sanki, "iş konusunda anlaştık" dediler sonra aile içinde konuşurmuşcasına istanbul'da nerede kalacağımı sordular, ev arkadaşı bulabilir miyim diye sordular..
anlattım, yukarıda da anlattığım gibi..
durdular, beni orada unutup 3'ü konuşmaya başladılar; "haklı kız, nasıl geçinsin ilk defa istanbul'a ayak basan biri?" dediler..
"biz senin için ankara'yla görüşelim, orayı ayarlayalım. hem merak etme, kendini gösterirsen 3~5 seneye seni istanbul'a alırlar." dedi adam. ağlayacağım resmen, anlayamadım. :)
adam meğer bizim üni'den fizik mühendisliği mezunuymuş. akademik kariyere takmış, benim de 1 sene evveline kadar taktığım gibi, nükleerde yüksek yapmış, doktorasını yaparken bırakmış. kadro yok diye, benimle aynı düşüncelerle..

uzun süredir bu kadar hoplaya zıplaya dolaşmamıştım, hele ki bi iş başvurusu yaptığım yerden..

beklemedeyim şimdi..
bakalım.. :)